İş Bankası geleneği devam ettiriyor; “Karneni Göster Kitabını Al”

Yazan: 08 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

Türkiye İş Bankası’nın 2007-2008 eğitim öğretim yılının sonunda başlattığı ve bugüne kadar gerçekleştirilmiş en büyük kitap kampanyalarından biri olan “Karneni Göster, Kitabını Al” kampanyası, bu eğitim öğretim dönemi ile yedinci yılına ulaşıyor. Devamını oku

Akdeniz: Filmi, Müziği, Büyücüleri, Delileri…

Yazan: 05 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

zorbathegreekBir kültürün coğrafi sınırlarını çizmek, o kültürün etkin ya da pasif biçimde uygulandığı sınırları çizmekten çok daha kolay. Akdeniz, bu tanıma uyan tek dünyadır. Gerçek sınırları Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya kıyıları olarak çizilen Akdeniz’in görünmeyen kıyıları, soğuk iklimlerde arada bir görülüveren ılık yaz yağmurlarını andırırcasına uzaklarda şekillenir. Keşifler Dönemi’nde, Yeni Dünya’nın keşfi için yola çıkan insan topluluklarının bir tür diaspora tavrıyla, başka kıtalara, başka denizlere ve başka kültürlere taşıdığı bu kültür, beraberinde kendi inanç biçimlerini, söylemini, mitlerini ve ritüellerini de olmazsa olmaz (sine qua non) bir erzak çıkını rahatlığıyla taşır. Yeryüzü Cenneti’ni aramaya çıkan ve böyle bir yerin varlığına, ölümü göze alacak düzeyde inanmış insanlar Akdenizlilerden başkası değil. Devamını oku

SabitFikir’in haziran sayısı çıktı: Gezi’den sonra edebiyat

Yazan: 03 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

Sabitfikir.com‘un matbu versiyonu olan SabitFikir dergisinin, Haziran 2014 tarihli 40. sayısının dosya konusu, “Gezi’den Sonra Edebiyat.” Ahmet Ergenç, Gezi’nin birinci yıldönümü vesilesiyle, geçen yıldan bu yana “Gezi Edebiyatı” ya da -12 Mart, 12 Eylül benzetmesiyle gidilirse- “31 Mayıs Edebiyatı” namına neler yapıldığını, olup bitenlerin kimlere nasıl ilham verdiğini ele alıyor. Devamını oku

İzmir’i anlatan üç ülkeden üç yazar İzmir’de buluşuyor.

Yazan: 03 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

Yunanistanlı yazar Spiros Gogolos, Kemal Anadol ve Fransız tarihçi Hervé Georgelin İzmir’de İzmir’i tarihini konuşacak. Devamını oku

Narlıdere`de Tiyatro Günleri Başlıyor

Yazan: 02 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT, TİYATRO

Birbirinden farklı 6 tarzda 7 oyunun sergileneceği “TİYATRO GÜNLERİ “ başlıyor.Narlıdere Atatürk Kültür Merkezinde bu yıl Bedia Müvahhit Tiyatro ödüllerinde En başarılı komedi erkek oyuncusu adayı olan “İşler Karıştı “adlı süper komedi oyunla başlayacak etkinlikte oyunlar ücretsiz sergilenecek. Ardından 2 si çocuk oyunu( mutsuz prenses-ormanımızı koruyalım) ,bir gençlik oyunu ( bizim sınıf) , doğaçlama gösterisi ( banyo ), kara komedi (Yaşar ne yaşar ne yaşamaz), forum tiyatro sahne alacak. Devamını oku

Konak Belediyesi Haziran 2014 Etkinlik Programı

Yazan: 02 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

Konak Belediyesi Haziran 2014 Etkinlik Programı Devamını oku

İlber Ortaylı, Akdeniz Akademisi için 2 Haziran’da İzmir Sanat’ta

Yazan: 02 Haziran 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

İzmir Büyükşehir Belediyesi İzmir Akdeniz Akademisi, dünyaca tanınmış tarih uzmanı Prof. Dr. İlber Ortaylı‘yı ağırlayacak. “Tarih ve Kültür Söyleşileri” kapsamında gelecek olan Prof. Dr. Ortaylı, “Türk Asırlarında Doğu Akdeniz”i anlatacak. Devamını oku

28. Uluslararası İzmir Festivali Programı

Yazan: 28 Mayıs 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT, Manşet, MÜZİK

28. Uluslararası İzmir Festivali, 14 Haziran – 3 Eylül tarihleri arasında gerçekleşiyor. Devamını oku

Altın Palmiye Nuri Bilge Ceylan’ın

Yazan: 25 Mayıs 2014  
Kategori: EDİTÖRDEN, KÜLTÜR SANAT, Manşet, SİNEMA

Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali‘nde “Kış Uykusu” filmiyle “Altın Palmiye Ödülü“nü kazandı. Nuri Bilge Ceylan “Ödülümü son bir yılda hayatını kaybeden Türk gençlerine ve Soma’da hayatını kaybeden madencilere adıyorum” dedi. Devamını oku

Sömürü düzeni cinsiyetler-üstü mü?

Yazan: 08 Mart 2014  
Kategori: KÜLTÜR SANAT

Binlerce kilometre yol kat etmiş, kan ve ateşin içinden ilerleyen bir askerin bir kadınla biraz eğlenmesinde ne var?
Stalin

1. Kadının kurtuluşu komünizmle mi gelecek?!

Soru önemli, çok eski ve neredeyse klasikleşti ve hatta klişeleşti. En geç Clara Zetkin’in Lenin’le yaptığı söyleşilerden bu yana da “sosyalist”in bu soruya cevabının “evet tabii, tabii” olduğunu biliyoruz. Lenin “…kadınların çileleri, ihtiyaçları ve arzuları ile bizim taleplerimiz arasındaki siyasal bağlantıyı görmeleri yolunda bilinçlendirilmeleri gerekir. Proletarya diktatörlüğünün onlar için ne anlama geleceğinin ayrımına varmalıdırlar: Hukukta ve uygulamada; ailede, devlette, toplumda kadın ve erkek arasında tam eşitlik ve burjuvazinin iktidarının sona ermesi…” demişti.

Lenin, Inessa Armand’a, Armand’ın “kadınların aşk özgürlüğü” ibaresini koymak istediği bir bildiri hazırlığıyla ilgili olarak 17 Ocak 1915 tarihinde yazdığı bir mektubunda, bu ibarenin hiç de açık olmadığını, bir “burjuva” talebi olduğunu ifade etmiş ve Armand’a ironik olarak “neticede bu ibareden ne anlıyorsunuz? Bu ibareden ne anlaşılabilir ki” diyerek sormuştu:

1. Aşk işlerinde maddi, mali hesaplardan özgürlük mü?

2. Maddi endişelerden özgürlük mü?

3. Dinsel önyargılardan özgürlük mü?

4. Papanın yasaklarından özgürlük mü?

5. “Toplumun” önyargılarından özgürlük mü?

6. İnsanın dar çevresinden özgürlüğü mü? (köylülüğünden, küçük burjuvalığından, burjuva aydınlığından?)

7. Hukukun, yargının, polisin kısıtlamalarından özgürlük mü?

8. Aşktaki ciddiyet unsurundan özgürlük mü?

9. Çocuk-doğurmaktan özgürlük mü?

10. Zina özgürlüğü mü?

Onun, “fazla serbest” aşkı veyahut üstüste ve ardı ardına cinselliği “cinsellik neticede bir bardak su içmek gibidir” mealinde sıradanlaştıracak derecede savunmadığını biliyoruz. Ona göre de aşk çok özel, önemli, ciddi bir ilişkidir ve bir bardak su içmekle karşılaştırılamaz. Serbest aşkı bir bardak su içme gibi savunmak da aslen burjuva romantiklerinde veya -onun somut örneğiyle- D’Annunzio’da tecessüm etmiş bir “burjuva” talebidir!

Lenin’in yukarıdaki soruları, ister aşk bağlamında olsun, ister kadına karşı ayrımcılıkta, ister cinsiyetçiliğin akla gelen diğer tüm bağlamlarında, kadın meselesinin daha geniş ölçekli toplumsal meselelerden ayrılamayacağı ve “hakça düzen” kuracak bir “devrimci iktidarı” kurma işinin ancak ikincil bir parçası olabileceği fikrini Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” eserine de dayanarak ortaya koyuyor. O gün bugündür sosyalistler, kadın meselesini hiçbir zaman “devrim meselelerinden” ayırmadılar. Ayırmadılar ayırmadılar ama “hakiki” sosyalistler, sosyalist mücadeleye kadınların kazanılması, kadın ve erkek arasındaki tam eşitliğin sosyalist kuram ve praktiğe kültürel olarak işlenmesi, “fahişe”likten, ev kadınlarının “dar” ev ortamlarından çıkarılmasına, ev kadınlığı hâlinden serbest aşk, serbest aşktan anneliğe, annelikten eşit işe eşit ücret savunularına uzanan çizgilerde kadın sorununu her zaman tartıştılar, konu ve mesele ettiler ve belirli ölçüde ayrı ve ayrıksı olarak akıllarının ve “hayat tarzları”nın bir tarafında tuttular.

Gene Clara Zetkin’in kadın mesele ve işleriyle ilgili olarak Lenin’le yaptığı mülakatlarda sorduğu “[Peki] Sovyet Rusya’da durumun nasıl” olduğu yolundaki sorusuna cevaben Lenin “…proletarya diktatörlüğü hükümeti, Komünist Parti ve sendikalarla beraber, erkeklerin ve kadınların geri düşüncelerini ve eski, komünist karşıtı psikolojiyi yenmek için ters çevirmedik taş bırakmamaktadır. Hukukta doğallıkla erkek ve kadın arasında tam eşitlik vardır. Ve her yerde bu samimi arzuyu pratiğe dökme çabası vardır. Kadınları toplumsal ekonomiye, yasama ve yürütme güzüne kazandırıyoruz. Mesleki ve toplumsal kapasitelerini arttırmak ve geliştirmek için bütün eğitim kurumları kendilerine açıktır. Kamusal mutfaklar ve yemekhaneler, kamusal çamaşırhaneler ve tamirhaneler, bakımevleri, çocuk yuvaları, her türden eğitim merkezleri açıyoruz. Özetle,  ayrıksı hanelerin ekonomik ve eğitsel işlevlerinin topluma aktarılması yolundaki ihtiyacı ciddi olarak gideriyoruz. Bu, kadınlar için eski hanehalkı düzeninin çileli işlerinden ve erkeğe bağımlılıktan kurtulmaları ve özgürleşmeleri anlamına gelecektir. Bu, onların, bütün yeteneklerini ve eğilimlerini kullanabilmeleri anlamına gelecektir. Çocuklar evden daha iyi koşullarda yetiştirilmektedirler. Dünya ülkeleri arasında kadın işçileri koruyan en ileri hukuksal düzenlemelere sahibiz. Doğumhaneler kuruyoruz, anneler ve çocukları için evler kuruyoruz, annelik klinikleri kuruyoruz, çocuk bakımı konusunda kurslar düzenliyoruz, annelere kendilerine ve çocuklarına nasıl bakmaları gerektiğini öğreten sergiler ve benzeri toplantılar açıyoruz. İşsiz ve korumasız kadınları gözetmek için en ciddi çabaları gösteriyoruz” demiştir.

Buna rağmen Lenin ve Leninistler veyahut en geniş düşünsel ve pratik yayılımları içinde sosyalistler hiçbir zaman, -kendilerine sosyalist desinler ya da demesinler- “feminist”lerden haz etmemiş ve “feminizm”i bir “burjuva” hareketi olarak görmüşlerdir. Sosyalist düşünce ve pratiğin bütün açılımları içinde kadın meselesine kuramsal ve pratik yaklaşımını ortaya koymak ciltler doldurmayı gerektirir, burada bu kısa özetle yetinmek lazım.

2. “At bizim, avrat bizim, silah bizim, şan bizim!”

Türkiye’de de halihazırda cinsiyetçilikle mücadeleciliğin, sınıf mücadelesinden bağımsız olarak önemli mevziler kazanmaya çalışmasını eleştiren ve bu mücadelenin feministlerini “yeni dünya düzeni”nin kötü niyetlerine alet olmakla suçlayan bir kısım “sol”cu için feminizmin de sınıf mücadelesinin altını oyan “kimlik siyasetçiliği” ve etnik, dini, cemaatçi vb. ayrışmalardan farkı yok. Bunlara göre sınıfsal sömürü düzeni ortadan kaldırılmadıkça ve buna nereden bağlanıyorsa oradan bağlanan ulusal “tam bağımsızlık” meseleleri çözülmedikçe feminist olmanın, kadın mücadelesi vermenin neredeyse hiçbir manası yok. Ayrıca ‘tek başına ve fazla ileri giden’ feminizm kadın ve erkek ‘hep bir hallı Turhallı’ emekçi mücadelesine zarar veriyor!

İyi de akla şu soru geliyor: Sosyalist olsun ya da olmasınlar feministler de Lenin’in yukarıda göndermede bulunduğum Clara Zetkin’e verdiği ve Sovyet Rusya’da işin daha en başında hayata geçirilmeye başlandığını söylediği “aşamaları”, “Sovyet Rusya” “gibi” olup olmayacağı veya “olması lazım gelip gelmeyeceği” hiç de açık olmayan “her yerde” talep etmiyorlar mı? Bunları “devrim”den önce de talep etmelerinde ne gibi bir sakınca olabilir ki?! Şu sosyalistler, feministleri –en azından- görmezden gelemezler miydi? Uğraşacakları koskoca “burjuvazi” varken, hiç olmazsa kadın meselesinde kendi taleplerine pek benzer talepleri dile getiren ve bunların “şimdi ve burada” hayata geçirilmesi yolunda mücadele veren “feminist”leri ne diye “burjuva” ideolojisinin yeniden üreticileri konumuna indirgeyerek feminist taleplerinin –en azından kadın meselesi ile ilgili olarak- sosyalist taleplerle örtüştüğünü görmüyorlar? Sosyalist olsunlar ya da olmasınlar, bütün bu “geri” kalanların feministlerle derdi ne?

Feministlerin “kimlik siyasetçiliği”ni yerden yere vuran bazı “sol”cuların “proleteryanın devrimci diktatörlüğü” veyahut “ulusal tam bağımsızlık” mücadelesi verirken unuttukları bir şey var: Kendi elleri, dilleri, belleri. Pek çok kadının Paris Komünü’nün kadınları kadar “şanslı” (şanslı tırnak içinde!) olmadığının ve “erkekler” ile beraber sömürü düzeni filan yıkmaya kalkamayacak kadar “doğuştan yitirmiş” olduğunun farkında değiller. 8 Mart “emekçi kadınların” günü, anladık; “kadın günü” değil, onu da anladık, tamam. Ve fakat: Varsın “emekçi kadınlar”, günün birinde sömürü düzenini ve aralarında kadınların dahi bulunduğu sömürücüleri dünyadan silecek olsunlar, varsın onlar “erkek” “yoldaş”larıyla beraber, mücadeleleriyle, eşitlik ve özgürlük getirecek olsunlar! Varsın kurtuluş, feminizmle değil, komünizmle gelecek olsun! Yine de o gün gelene dek kadınların tek başına ve kendilerini “erkek yoldaşları”ndan arada bir ayrıksı tutarak yapmaları gereken çok iş yok mu?  O vakte kadar da kadınların kurtuluşu, komünizmle değil feminizmle olacak!

Feministler, marksist veya -marksizmin karşısında ne duruyorsa artık işte- “o”sist olabilirler, “sol” olan “sol”u rahatsız eden bu. Şu sömürü düzeni bir kalksın ve devrim gelsin de sonra nasılsa kadın-erkek meselesi diye bir mesele kalmayacak. Kalmayacak mı hakikaten? Paris Komünü’nde erkek yoldaşlarıyla beraber barikatlarda kahramanca direnen kadınlar olmuş olabilir ama Stalin’in Kızıl Ordu’sunun gözü dönmüş erkek askerleri tarafından tecavüze uğrayan kadınlar da var. Bunu kafalara abidevi bir kitabe gibi çakan Soljenitsin’in “Prusya Geceleri” adlı destanı var! “Proletaryanın devrimci diktatörlüğü” gelmeden önce de kadın ve erkek arasında çözülmesi gereken meseleler var. Hala “iktidar”ı eleştirirken “orospu çocukları”, kadınlara “orospu”, eşcinsellere “ibne” diyen pek çok solcu var. Bugün kendini “sol”cu zanneden bir dizi platformun, medya aracının söylem tahlilini yapacak olursanız bu boyutta göreceğiniz en tuhaf hâl bunların kullandığı eril dil, eril el ve eril beldir. Ekim Devrimcileri, herhalde “hepinizin anasını sikeceğiz” diye diye iktidara yürümemişlerdi! Yürümemişlerdi ama kendilerini “sol”cu felan sanan pek çok “Türk oğlu Türk kafalı” “hepinizin anasını sikeceğiz” diyerek proletaryanın devrimci diktatörlüğüne filan feşmekan “er”ebilecekleri zannediyor!

Tamam. Fakat Sovyet askerlerinin kadın-insanlığa karşı suçlarına ve üç beş Türk solunun eril mi eril eline, diline, beline gönderme yapmak “kurtuluşumuz feminizmle değil komünizmle gelecek” savını çürütmeye yetmez. O nedenle…devam edelim.

3. Önce “İktidar” Çar “İktidar”!

Pınar Selek, bir tarafta fena bir saptama yapmamış: “Özgürlüğü iktidar mücadelesi paradigması içinde ele alan sol, devlet karşısındaki tüm mağduriyetine ve özgürlük adına ödediği bedellere rağmen,  bütünlüklü bir sistem karşıtı perspektife sahip olmadığı için iktidarı en ince, en hegamonik bir biçimde inşa etti. Makûs tarihinin de etkisiyle, devlete karşı mücadele ederken, onun değerlerini, zihniyetini ve söylemini yeniden üretti. Şehitlik, sadakat, bağlılık, cesaret söylemlerinin içine gömüldü. Fedailiğin, askeri kahramanlığın yüceltildiği, liderlik-şeflik sisteminin yetkin bir biçimde geliştirildiği, kadınların nesneleştiği, milliyetçiliğin zemin bulduğu, bu topraklara özgü çeteciliğin-komploculuğun yeni örneklerinin üretildiği, disiplin mekanizmalarının, pragmatizmin, hiyerarşinin ve şiddetin meşrulaştığı bir alan oldu.” Paragraf içindeki “bütünlüklü sistem perspektifine sahip olamadığı için” ibaresine dikkati çekmek isterim.

Selek “bu topraklara özgü çeteciliğin-komploculuğun” derken herhalde üç beş dil bilen, dünyayı gezmiş-görmüş, her türlü ortam ve mekanda bulunmuş, yaşamış, çalışmış; devleti ve bireyi tanımış; Latincesiyle, Eski Yunancasını yarıştırırken ilk çağ felsefesinden kendi günlerine kadar en derinlikli olanlarla beraber “en üstünkörü öpüşme, evlilik içindeki ruhsuz bir öpüşmeden iyidir” gibi “trivial” bir meseleyi dahi mantık akrobasisi yapacak derecede dert edebilecek çap ve ebattaki “erken-Alman” veyahut “erken-Fransız” veyahut “erken-Rus” sosyalist aydın önderlerinden bahsetmiyor, basbayağı bugünün “Türk” solundan bahsediyor ve herhalde “bütünlüklü” derken, hükümeti ele geçirmeden önce toplumsal kültürel alanda ince iş çıkarma konusundaki beceriksizliği de ima ediyor olsa gerek. Siyasal alanda mücadele şüphesiz kritiktir ama siyasetin doğrudan doğruya veyahut çıplak gözle görünür olmadığı toplumsal kültürel alanda ince iş çıkarmanın önemi büyük. Hiçbir zaman “sol”, “iktidarı” ele geçirirse “sokak”ta, “mutfakta”, “yatakta” ve “iş”te kadınların bu iktidar değişikliğine bağlı ve “hemen” özgür ve eşit olabileceklerine inanmadık, inanamadık. Zaten herhalde yukarıda çap ve ebatlarına gönderme yaptığım “erken-doğru-dürüst-sosyalist”ler de “yatak” ve “mutfak” meselelerini hiç tartışmayalım, önce “du bakalım iktidarı ele geçirelim” filan dememiş, her meseleyi, en ince ayrıntısına dek ve başta “adamakıllı sosyalistlerin kadınakıllı sosyalistleştirilmesi meselesi de dahil olmak üzere dert etmiştir sanıyorum!

4. Modası Geçen Bir Ayrım: Biyolojik Cinsiyet-Toplumsal Cinsiyet Devamını oku

Sonraki sayfa »