19 Aralık (1856) Cuma

Şafak vaktinde Çanakkale Boğazı’nı geçtik. Sağanak yağmur. Ardından hava açtı. Truva Ovası’nı da geçtik. İda Dağı arkada. Achilles’in Tümülüs mezarını da geçtikten sonra Bozcaada ile anakara arasında ilerledik. Limanının tam ortasında, eski Cenevizlerin yapımı büyük surlarla çevrili çıkıntılı burnu olan Bozcaada’yı ve limanını da geride bıraktık. Yüksekte bulunan kasabayı koruyan hisarla taçlandırılmış Baba Burnu’nu geçtik. Asya sahili arka planda boylu boyunca uzanan sıra sıra dağlarıyla kibirli ve sarı bir görünüm sergiliyor. Midilli ile anakara arasında seyrettik. Zeytin ağaçlarıyla çevrili büyük ve sevimli bir ada. Bol bol şarap yapıyorlar. Bütün ada sahilinden en tepesine kadar yemyeşil. Koyu, zengin ve bronz bu yeşil, takımadanın diğer adalarının çoğunun sarı ve kavrulmuş görünümüyle bariz bir zıtlık içinde. Asya, insanın hayvanat bahçelerinde gördüğü o Asya aslanlarının renginde – miskin ve cansız – görünüyor. Midilli’de birçok güzel küçük köy var. Bunlardan biri adanın tam ortasında, etrafı çevrili güzel bir limana sahip. Biraz sonra günbatımı. İzmir’in zorlu limanına girerken gün ışığından faydalanabilsin diye geceyi geçirmek için Midilli’nin bu küçük koyuna demir attı. Suyun derinliğini ölçmesi için bir kayık gönderdik. Kıyıdan bir kayık yanaştı, zeytin ve incir satın aldık. Kaptanın eşyaları arasındaki ‘Çanakkale Boğazı ağzı ve Truva Ovası’ haritasında, buradaki tüm kıyı şeridinin ve iç kesimlere giden bazı yolların eski çağlardan kalan harabelerle çevrili olduğunu gördüm.[Bu sırada İngiliz ve Fransız donanmalarının ilk kez 1853’te birleştiği yer olan Bozcaada’nın da bir kısmını kapladığı Beşik Koyu’nda seyrediyorduk.]

20 Aralık Cumartesi

Sabaha karşı 2’de Midilli’ye demirledik ve gün ışığıyla beraber biz de İzmir körfezine giriyorduk. Oldukça geniş, otuz mil derinliğinde, yedi veya sekiz mil genişliğinde, yamaçlarına serpilmiş köyleri ve her tarafından yükselen dağları olan bir körfez. Şehir, körfezin sonunda konumlanmış ve bu yüzden biraz da yamaç boyunca yayılmış. Bu haliyle evlerin alçaklığından bakıldığında kırmızı kiremitli düz çatıları, kırık çanak çömleklerden oluşan bir tarlayı andırıyor. Denizden bakıldığında şehrin arka tarafında, Pagos Dağı’nın üzerinde eski kale göze çarpıyor. Limanda  ‘Egyptian’ adlı gemiyi karşıladık ve Kaptan Tate’i gördük. Gemi karaya oturdu ve bir başka gemi onu çekerek kurtardı. Kıyıya çıktık ve bir Yunan olan Amerikan konsolosunu aradık. Yaklaşık bir saatimizi onunla ve kardeşiyle sohbet ederek geçirdik. Rehberimizi de (Bir tarafında, kadife kınında gümüş çerçeveli bir kılıç, diğer tarafında ise büyük bir gümüş çerçeveli kamçı bulunan ilikli bir ceket giymiş resmi ve ciddi bir adam) alıp pazara köleleri görmeye gittik. Fakat başarısız olduk. Pagos Dağı’na [Kadifekale] çıktık. Geniş bir tur attık. İç kısımlara, kalenin çorak bir arazi gibi görünmesine yol açan taş parçaları saçılmış. Yine de İzmir Körfezi’nin ve şehrin mükemmel görüntüsünü sunuyor. İçinde eski viran bir cami. Bir yerine Boston ismi kazılmış. Aşağıya indik ve büyük bir tatil yeri ve aynı zamanda şehrin ülkeye açılan kapısı olan Kervan Köprüsü’ne geldik. Burada sürekli birbirini izleyen diziler halinde develer, atlar, katırlar ve eşekler geçiyor. Bazen bir at bir deve sürüsüne öncülük ediyor, bazen de bir eşek hem öncülük edip hem takip ediyor. Silahlı süvariler göz dağlıyor. – Deve, bu gelmiş geçmiş en hantal yaratık, uzun kıvrımlı ve vinç gibi boynuyla (ki onu sert kravat takan din adamları gibi resmi bir şekilde taşıyor) tüy gibi görünen ön bacakları ve uzun düz ve yağlı görünen arka bacaklarıyla bir devekuşuyla devasa bir çekirgenin çarpımı gibi duruyor. Toynakları sünger gibi ve bu çamurlu dar yollardan yürüyebilmesi için yere kadar uzanan tüylerle kaplı; bu şekilde tıpkı dört paspasın üzerinde azametle yürüyormuş gibi görünüyor. Boynunu bir kaplumbağa gibi dışarıda tutuyor. Binen kişi uzun bir yılan balığı gibi olan kuyruğunu tutup onu bu şekilde yönlendiriyor. Kafasını öyle bir döndürme şekli var ki hem yüzü hem kuyruğu birlikte size dönük oluyor. Develer insanoğlunun onları kullanmasına karşı doğa tarafından bazı özel önlemlerle yaratılmış gibi. Eyer şeklindeki hörgücüne de insan doğayı alt edecek bir çözüm bulmuş. – Binicinin yüksekten yönlendirdiği bir çeşit bıçkı tezgâhı gibi. – Hareketleri, bir geminin yelken direğinin yaptığı salınımın benzeri. [Deve gübresi evlerin karşısında sıkıştırılmış kuru kreplere benziyor. Birçokları da kadınların kafalarındaki tepsilerde yüklü. Kömürler.

– Mezarlıklar çok ilginç; kırık sütunlar ve eski çağlardan sütun başları kırık mezar taşları arasına saçılmış,  kırık dökük bir mezar taşının da antik sütunlardan oluştuğu görülüyor. – Çifte harabe. Kıbrıs’taki sütunlar gibi oldukça yüksek.

21 Aralık Pazar

Kaptan Tate ile beraber Marina’da güzel bir evde yaşayan temsilcimize uğradık. Babası İskoç olan, ama henüz sadece Yunanca konuşan Yunan bir hanımla evli. Buradaki Amerikan Misyonu’ndan bahseden yetkili, gidişattan umutsuz olduklarını, çalışmaların neredeyse durma noktasına geldiğini, misyonun sadece paragözler üzerinde başarılı olduğunu söyledi. İngiliz Konsolosluğu’ndaki ayine katıldık. Vaizlik çok sıradan bir iş ama yine de ilginç bir şey. ‘Arcadia’ isimli bir teknede ben, Kaptan Orpheus, Kaptan Tate ve Kaptan Eustace akşam yemeği yedik. Hindistan gezilerinden epey konuşuldu.

22 Aralık Pazartesi

Sabah kıyıya gittim, pazarın dar ve kalabalıkla çevrili yollarından geçen yüklü deve dizisinin ilginç görüntüsü merakımı uyandırıyordu. İngiltere’yle Türkiye arasındaki ticaret hakkında pek çok şey duymuştum. Türk yapımı malların neredeyse sonu geldi. Manchester’da insanlar dünyadaki her kumaşı aynen taklit ediyorlar. Pamuk ve ipek Türkiye’den ithal ediliyor ve Türk imalatı olarak geri dönüp, pazarlarda bu şekilde perakende satılıyor ve böyle eşyalar gezginler tarafından eve, İngiltere ve Amerika’ya, ilgi çeken şeyler olarak getiriliyor. Bakır Türkiye’de çıkarılıyor ve Sultan için madeni para haline gelmesi için çok miktarda İngiltere’ye gönderiliyor.  İngiliz üreticiler alaşımı hazırlıyorlar ve ana metali saf halde işlem için yükleyip geri gönderiyorlar. ‘Egyptian’ adlı gemide İstanbul için birkaç varil dolusu damgasız bakır para vardı. – Buraya vardığımız sabah hava biraz yağmurlu gibi olduysa da o zamandan beri evdeki bahar günlerini andıran güzel bir hava var. – Bu akşam Kaptan Orpheus ve onun birinci subayı arasında benim de kaçınılmaz bir şekilde dinleyicisi olduğum tuhaf bir olay yaşandı.

23 Aralık Salı

Bugün Siros Adası’na gitmeyi bekliyordum o yüzden karaya çıkmadım. Biri komik görünümlü Yunan bir görevli olan iki yolcu bizden ayrıldı. – Öğleden sonra yaklaşık üç gibi Siros’a doğru hareket halindeydik. Körfezin çıkışına kadar seyir iyiydi. Dışarıda şiddetli esen sert bir rüzgârla karşılaştık, fakat sabaha hava güzelleşti. Burada güçlü rüzgârlar kısa süreli. Siros’a, Mikonos ve Tinos adaları arasındaki Mikonos geçidinden geçerek yanaştık. Diğer birçok ada da dağınık bir biçimde yerleşmiş. Diğerleri arasında Delos masallarda çiçekli ve yeşilken, gerçekte en çorak görünüme sahip. Buranın tuhaf bir şekilde verimsiz olduğunu duymuştum. Buradan fazla uzak olmayan Patmos da aynı şekilde düş kırıklığına uğratan bir başka ada. Tinos çok sayıda küçük küçük köyleri olan (bana 60 tanesi söylendi) büyük bir ada; ağaç yok,  fakat üzüm yetiştiriyorlar. Her küçük köyün kendi kilisesi var. Tinos halkı Katolik ve tamamı tarımla geçiniyor. Bu takımadada yılın her gününe bir tane denk düşen tam 365 ada olduğu söyleniyor. Siros Limanı’na girerken tepede bulunan kasabanın görüntüsüyle bir kez daha sarsıldım. Evler, tepenin etrafında tıpkı gemi kazazedelerinin çaresizce güvende olmak için kuvvetli dalgaların aşındırdığı kayalara yapışmış haldeki görüntüsüne benziyor. Teknede bir Yunan bana,  Sakız ve Midilli katliamlarından kurtulmuş olan bazı Yunanların 1821 de buraya kaçıp bu kasabayı kurmuş olduklarını söyledi. Siros bu takımadadaki en büyük ve ticarete gelince muhtemelen tüm Yunanistan’daki en kayda değer yer. Gece yarısı saat 12’de demir attık. Teknede hiç hasta vakası olmamasına rağmen bizi 24 saatliğine karantinaya aldılar (İzmir’den ayrıldığımız zamandan başlayarak).  Kaptan bu sıkıntıya çok öfkelendi.

Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Erkan Serçe
Çeviren: Deniz Aydın

Herman Melville, Journals. The Writings of Herman Melville, volume fifteen, ed. Howard C. Horsford – Lynn Horth, Northwestern University Press, 1989, s. 68-71.

Herman Melville (1819-1891)

Amerikan edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Herman Melville, 18 yaşında denizcilikle tanıştı. Güney denizlerinde yaşadıkları ilk romanlarının malzemesini oluşturdu. Melville’in öldükten çok sonra dünyaca tanınmasını sağlayan Moby Dick – Beyaz Balina ilk kez 1851’de basıldı. Yazı hayatından beklediğini bulamayan Melville uzun süre New York’ta gümrük müfettişi olarak çalıştı. Kaleme aldığı son romanı Billy Budd’un basımını göremeden 1891’de öldü. 1856’da kayınpederinin finansmanını sağladığı Kudüs yolculuğuna çıktı. 11 Ekim’de New York’tan Glasgow adlı buharlı gemiyle yola çıkan Melville Liverpool’da Egyptian buharlı gemisine binerek Akdeniz’e açıldı. İstanbul, İzmir, İskenderiye, Kahire ve Filistin’i gezdi. Mayıs 1857’de ülkesine döndü. Yolculukları sırasında tuttuğu günlükler ancak 1980’lerin sonlarında yayınlandı.

İZMİR LİFE, Ekim 2012’de yayınlanmıştır.

Dr. Erkan SERÇE

No Comments