İhsan Oktay ANAR

Yazan: 18 Şubat 2011  
Kategori: EDEBİYAT

1960 doğumlu. Lisans, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Halen aynı okulda öğretim üyesi. Yayımlanmış beş kitabı var: Suskunlar (2008), Puslu Kıtalar Atlası (1995), Kitab-ül Hiyel (1996), Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri (1998), Amat (2005). Can Yayınları kurucusu yazar Erdal Öz’ün anısını yaşatmak amacıyla ailesi ve yayınevi tarafından verilen Erdal Öz Edebiyat Ödülü‘ne bu yıl, yazar İhsan Oktay Anar layık görüldü.

Türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en büyük isimlerdendir. Her bir kitabının çok uzun araştırmalardan sonra yazıldığı içerdikleri ağır tarihi bilgi ile göze çarpar. Eserleri pek çok küçük hikâye etrafında örülmüş büyük bir roman biçimindedir.

YAZAR HAKKINDA

Yazar ve Eserleri Hakkında yayınlanan ”Yerli Bir Postmodern: İhsan Oktay Anar” kitabının yazarı Ahmet KOÇAKOĞLU’nun aşağıdaki yazısı İhsan Oktay Anar’ın web sitesinden alınmıştır.

İhsan Oktay Anar 1960’ta Yozgat’ta dünyaya gelmiştir. Sanatçının ataları 1893’te Kazan’dan ayrılarak İstanbul’a yerleşmiştir. Ailesi İstanbullu olan Anar, 1974’ten beri İzmir’de yaşamaktadır.

İhsan Oktay Anar ilk ve ortaokulu İstanbul’da okumuş, liseyi ise İzmir’de tamamlamıştır. Karşıyaka Erkek Lisesi’nden sık sık kaçan yazar okuma tutkusunu dizginleyemiyor, soluğu Millî Kütüphane’nin kâğıt kokulu kitap raflarında alıyordur. Sanatçının kitaplara olan sevdası babasından sirayet etmiştir. O, okuyan bir ailenin okuyan bir ferdidir. Sanatçı “Ablamlar da babam gibi sürekli okurlardı.” diyerek anar Süheyla ve Füruzan adlı ablalarını. Sığındığı mâbedde önüne ne gelirse bitmek bilmez bir arzuyla okuyan, sürekli okuyan bir kitap kurdudur İhsan Oktay Anar. “Okuldan kaçıp Milli kütüphaneye gidiyor, orada okuyordum. Maupassant, Çehov, Gogol. Bir gün eve okuldan atıldığım haberi geldi, devam etmediğim için.” diyen sanatçı bu hadisenin ardından eğitimini akşam lisesinde tamamlar. Ardından Ege Üniversitesi Felsefe bölümünü kazanır. İçtikçe susuzluğu artan çöl bedevîsi gibi, okudukça tecessüsü derinleşen, kitap aşkı büyüyen Anar, Felsefe bölümünü kendisine kolay geldiği için tercih etmiştir. Böylelikle okumaya ve yazmaya daha çok zaman ayırabildiğini belirten yazar, yüksek lisans eğitimini de aynı üniversitede tamamlamıştır. Sanatçı halen aynı üniversitede yardımcı doçent olarak görev yapmaktadır. Günümüz Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır isimlerinden biri olan İhsan Oktay Anar’ın şu ana kadar yayımlanmış beş anlatısı (Puslu Kıtalar Atlası-1995; Kitab-ül Hiyel-1996; Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri-1998; Amat-2005; Suskunlar-2007) mevcuttur. Gerek dil-üslûp, gerekse kurgu özellikleriyle dikkati çeken bu eserler, özellikle konuları itibarıyla önem arzeder. Büyük eserleri büyük kılan en önemli amillerden biri de işledikleri konuların evrensel oluşlarıdır. İhsan Oktay Anar’ın eserlerinin derin yapısına bakıldığında da karşımıza evrensel sorunlar, insan(lığ)ın ortak problemleri çıkmaktadır.

Yazarın ilk eseri olan Puslu Kıtalar Atlası’nda 17. yüzyıl İstanbul’unun fon olarak kullanıldığını görmekteyiz. Korsan, eş cinsel, bıçkın, dilenci, kumarbaz, hırsız ve delilerden oluşan, toplumun alt tabakası diyebileceğimiz bir şahıs kadrosuna sahip olan eserde, sonsuz gücün kaynağı olduğuna inanılan ‘kara para’ sayesinde ölümsüzlüğe ulaşmayı arzulayan Büyük Efendi Efraim ile dünyayı tanımak için baba evini terk ettikten sonra bu paraya tesadüfen sahip olan ve böylelikle hayatı tamamen değişen Bünyamin adlı bir genç arasındaki mücadeleyi konu edinir.

Puslu Kıtalar Atlası’na genel olarak baktığımızda eserin aslında bir iyilik-kötülük mücadelesi ya da insan-şeytan çekişmesi çerçevesine oturduğunu görürüz. Zira macera (eser) sona erdiğinde kahramanımız Bünyamin, dünya kitabını (Puslu Kıtalar Atlası) okuyarak, hayatın iyi ve kötü yönlerine tanık olmuştur. Ancak nefsini dünyevî hırslardan uzak tutmasını bilmiş ve erdeme ulaşmıştır. Bu nedenle Puslu Kıtalar Atlası, esas itibarıyla insanın asıl bilgiye ya da erdeme ulaşmak için çıktığı hayat yolculuğunda -ki bu, dünya kitabını okuma yolculuğudur- şeytan tarafından aldatılmaya, yok edilmeye çalışılması ve kahramanın şeytanı (kötülüğü) alt etmesi temasını işleyen felsefî bir romandır (Karaca, 2005:104), diyebiliriz. Sanatçının ikinci eseri olan Kitab-ül Hiyel’de ise III. Selim (1789-1807) zamanından II. Meşrutiyet(1908)’in ilanına kadar ki dönemin fon olarak kullanıldığını görmekteyiz. Ana mekânın yine İstanbul olduğunu gördüğümüz eserde, toplumun her kesiminden insanların oluşturduğu bir çevrede, usta çırak ilişkisiyle birbirlerini takip eden üç kuşak mucidin (hiyelkârın) muhteris kişiliklerinin birer yansıması olan projelerini gerçekleştirme çabaları ve bu yolda giriştikleri mücadeleler anlatılmaktadır.

Bu roman da Puslu Kıtalar Atlası’na paralel olarak hırs, aç gözlülük, nefret gibi duyguların insanoğlunun mizacında ne kadar ağır bir tahribat oluşturduğu teması işlenmektedir. Sanatçı iyilik ve kötülük mücadelesini okuyucuya birbirine usta-çırak ilişkisiyle bağlı bulunan Yâfes Çelebi, Kara Calûd ve Üzeyir Bey’in hayat hikâyeleri etrafında sunmaktadır. Doğunun hikmet hikâyelerini anımsatan eserde yazarın kötüleri cezalandırıp, iyileri ödüllendirdiği görülmektedir.

Anar’ın üçüncü kitabı olan Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri’nde, Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarının yanı sıra, fantastik mekânların da yoğun bir biçimde kullanıldığını görmekteyiz.

Eser, kırsal kesimde yaşayan alt gelir grubundan insanlarla birlikte, gerçeküstü şahısları da kapsayan, genellikle sıra dışı ve olağanüstü olayları konu edinmektedir.

Aslında kitaptaki anlatılar Cezzar Dede adlı şahsın torunlarına anlattığı masallardan ibarettir. Bu metinler birbirinden kopuk ve bağımsız bir görüntü arz etmesine rağmen, esere bütünlüklü bir biçimde bakıldığında çocuk sevgisi, korku, din, aşk, cennet-cehennem, ölüm-hayat gibi konuları işlediğini görmekteyiz. Dolayısıyla yazarın bu eserinde de evrensel nitelikli olay ve olguları konu edindiğini söyleyebiliriz.

Yazarın dördüncü kitabı olan Amat, 1670 yılında, İstanbul’dan yola çıkıp Navarin’e doğru yol alan Amat adlı bir Osmanlı kalyonunun seyr ü seferi sırasında karşılaştığı maceraları konu edinmektedir. Sanatçı eserinde Kaptan Diyavol (Şeytan) ve Koca Reis Süleyman karakterleri etrafında yaratılıştan beri süregelen insan-şeytan/iyilik-kötülük mücadelesini konu edinmektedir.

Anar önceki eserlerinde olduğu gibi burada da hırs, nefret, merak ve ölümsüzlük gibi konuları işlemektedir. Şeytanın insanoğlundaki bu duyguları tutku haline getirerek onları yoldan çıkarma ve kendine kul-köle etme çabasını ele almaktadır. Dolayısı ile Amat’ta dinsel ve felsefî bir temanın kullanıldığını görmekteyiz (Karaca, 2006: 33). Fakat Anar bu temayı eserin aksiyon dolu, hareketli yapısına yedirerek eseri adeta şifrelerle dolu, alegorik bir hüviyete büründürmüştür.

Sanatçının son eseri olan Suskunlar’da ise İstanbul’un Sultan II. Ahmet (1691–1695) saltanatından sonraki dönemlerinin fon olarak kullanıldığı görülmektedir. Musiki üstatları, Mevlevî dervişleri, Müslim-Gayrimüslim toplumun her kesiminden insanın yer aldığı eserde, Tağut (Şeytan)’un ölümsüzlük vaadiyle onun her istediğini yerine getiren Cüce Efendi’nin, İstanbul’da bulunan altı musiki üstadını öldürüp, yedinci ve son üstat olarak Bâtın Hazretleri’nin neyinden “Hayat Nefesini” dinleyerek sonsuz hayata ulaşma arzusu ve bu amacına ulaşmak için bir Mevlevî dervişi olan Eflâtun ve ağabeyi Dâvut ile girdiği mücadele ele alınmaktadır.

Anar, önceki eserlerinde olduğu gibi Suskunlar’da da tarihsel bir gerçekliği aktarma kaygısından uzaktır. Yazar burada da insan-şeytan ve iyilik-kötülük mücadelesi çerçevesinde hırs, nefret, aç gözlülük ve ölümsüz olma tutkusu gibi evrensel konuları işlemiştir. Sonuç olarak tarihi bir atmosferin fon olarak kullanıldığı İhsan Oktay Anar metinlerinde günlük hayatın sıradan insanlarını görmekteyiz. Osmanlı dönemi tarih ve din kitaplarından süzülüp gelen “öyküleme üslubu” (Karaca, 2008: 101) ile eserlerindeki tarihî atmosferi pekiştiren sanatçı, eserlerini sıkı bir biçimde kurgulamaktadır. Tarih, din, tasavvuf, musiki gibi unsurları, anlatacağı asıl olay için destekleyici birer unsur olarak kullanan Anar, gerçeküstü unsurlara da yoğun bir şekilde yer vererek kendi fantastik dünyasını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile Anar’ın eserlerinde olay akışını sağlayan yüzeysel bir konu ve bunun yanında belli bir entelektüel birikim gerektiren, dinî ve felsefî sorunsalları işleyen derin bir yapı olduğunu görmekteyiz. Bu da sanatçının oluşturduğu metinleri hem kurgu hem de konu bakımından daha sıkı ve sembolik bir hale getirmektedir.

1. Bu makale Müsvedde dergisinin Ekim-Kasım 2009 tarihli yedinci sayısında yayımlanmıştır.
2. İhsan Oktay Anar’la 11.08.2008 tarihinde saat 12.30’da İzmir’deki evinde yapılan söyleşiden alınmıştır.
3. Aynı söyleşi.
4. İhsan Oktay Anar eserlerinde tarihi bilgi ve gerçekleri birebir kullanmak yerine belli bir zamansal süreci ele alarak kendi hayal gücüyle yeniden kurgulamaktadır. Ele aldığı dönemin dikkat çekici kimi özelliklerini muhafaza ederken, daha çok tarihçilerin görmezden geldiği basit, sıradan insanları ve onların yaşadığı çevreyi konu edinmektedir. Sanatçının Yeni Tarihselcilik Kuramı paralelindeki bu tavrı, onun zaman ve mekân olgularını eserlerinde “fon” olarak kullandığını göstermektedir.

Kaynakça:

KARACA, Alâattin, (2005); “İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası Adlı Romanının Olay Örgüsü, Fantastik Özellikler ve Tema Bakımından İncelenmesi”, Arayışlar, S. 14, Yıl: 7, s. 93-108.
(Mayıs, 2006); “Amat’ın Dinsel ve Felsefi Teması”, Hürriyet Gösteri, S. 280, s. 32-35.
(Ocak, 2008); “Suskunlar’ın Sıkı Öyküsü”, Kitap-lık, S. 112, s. 99-106.

İhsan Oktay Anar web sitesi: www.ihsanoktayanar.com

NOT: “İzmir Standartları Enstitüsü sanal bir ruhsal duygudan iberet olup nerede ne zaman ne şekilde tecessüm edeceği hiç belli olmaz…Tek bir yaşam mottosu vardır; kaliteye âşık olmak. Yakında İzmirlilerin kalpten gelen tıklamaları ile tecessüm etmeye doğru evrilecektir. Bekleyiniz…”

Bu yazı 1.511 defa okundu

Yorumlar


Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!