İzmir’in “Çiğdem Canavarları” Hollywood Bulvarı’nda
Yazan: Nazan K. 11 Temmuz 2009
Kategori: KÜLTÜR SANAT
Dağlar denize dik düşer, yerleşim olarak İzmir de Santa Monica yamaçlarında Hollywood gibidir. Denize doğru basamak basamak inerken yıldızlaşılır kalem topuklar üzerinde hatta tanrıça diyelim parmak arası sandaletlerle… Tanrı Ianus’un, artık çocuklarla oynadığı, kapısında Ionialı kadınlarıyla çay içtiği evlerin önündeki dik yokuşlardan, merdivenlerden inersiniz denize. İmbatın karaya doğru eserken verdiği destekle göğsünüzü gere gere, esinti omuzlarınızı okşarken, arkaya doğru uçuşan saçlarla ve eteklerle Aphrodite ya da yakışıklı Apollon olup özgürce, püfür püfür gelirsiniz İzmir’in denizine.
Körfez’in çevresini dolanan yapıların pencerelerinden denizi kaçırmayız. Masa başında iş görüyorken de, telefondayken de bir göz bilgisayara, diğeri Körfez’e bakar. Evde, çay fincanı televizyona karşı değil, deniz manzarasına karşı kalkar tabağından. Her sokak arasından o Ion mavisini görmezsek olmaz. O da, sedef pırıltılarıyla göz atar, çapkınca.
Ankara’da fakülte yılları ne zor gelmişti! Kentte, bir kaşığın içinde olduğumu düşünür, yukarılara çıkarsam denizi görecekmişim gibi gelirdi. Etnoğrafya’ya çıkınca bunu çok derin duyumsamış, işte o derinliklerde çocukça bir düş kırıklığı yaşamıştım. Dışarıda öyle sunset’ler, içeride ne günbatımları gösterirler; her dönüşte bizimkinin ne görkemli, ne çılgın, ne şımarık, ne antik, ne işveli, ne deli, ne uslu, uysal ve soylu olduğunu ilk gördüğüm İzmirliye söylemeden duramam.
Ya akşamları… Dolunayımız da, hilalimiz de pek güzeldir. Hele yaz gecelerinde… Mustafa Kemal Sahil Bulvarı pek kalabalık olur böyle sıcak gecelerde. Kordon gibi… Karşısı da kesinlikle öyledir. Ne hoş! Ama bizim bulvarda oltalar savrulur, balık avlanır, aileler çimlere yayılır, çocukları bisiklete biner. Hatta uzanıp yatarlar. Belediyemizin görevlileri sularlar, palmiyelerin üzerinde uzayıp gittiği çimleri. Havada daireler çizip eğlenerek suladı bir görevlimiz dün akşam. Sıcak ve nemli bir İzmir gecesine gülücükler koydurdu kendince. Arkadaşlarla söyleşerek yürüdük 4350 metreyi. Bir de dönüşü var, ikiyle çarpmalı. Bulvarın bisiklet ve yürüyüş parkuru çok eğlenceli. Günlük sıkıntınız varsa, yolu hızlı hızlı ayaklarınızın altında kaydırarak yanınızdakine de olanı biteni aynı hızla anlatarak sorunları atar gidersiniz denize. Midyeler bayılır nasıl olsa süzmeye…
Midyeler süzer, evet… Nazar boncuklu örtüler üzerinde, yuvarlacık sehpalarda, akpak önlüklü beyler özenle saydam torbalara dizilmiş midye dolmalarını, ellerinde sulu limon dilimleriyle satarlar kimi köşe başlarında. Ah o midyeler! Tavası, dolması… Denizdeki tüm ağır metalleri, bakterileri emdiği için hiç ağzımıza koymamalı mı, çok imrenince yılda bir mi yemeli, kültür midyesi mi yeğlemeli… Sehpa başında hemencecik çoluk çocuk ustaca sıyırır, yer dolmaları, kabukları da ayrı bir torbada toplar midyeci.
Kabuklar, ah o kabuklar! Suda değil, karada yetiştirilen bir türünün içinden de güzel kokulu, kavruk, iştah açıcı, insan çenesini mitralyöze dönüştüren, gerçekte sağlıklı, başka bir eğlenceliğimiz çıkar: Şu çiğdemler… Koro halinde yenir. Papağan bile bir yerde durur ya, bir başlandı mı son çekirdeğine dek tüketmeye programlanılmışızdır doğuştan.
Bulvarımız, şu sıralar yoğun çiğdem kokuyor yürüyüş saatlerimizde. Koro, çiğdemleri söylüyor, kanon yapıyor hatta. Alt ve üst çene bir numaraların arasında do majör başlayıp si bemol çığlıklarla çatlayan kabuklar çıtır çıtır yerlere atılıyor. Hem de saniyenin onda birinde! Yerlerde küme küme kabuklar! Her akşam görüp pis bakışlar fırlatıyorum ama onlar çok rahatlar. “Poseidon çarpsın sizi!” diyorum içimden. Ama anlaşmışlar aralarında sanki, onlara bir şeycik olmuyor… Zabıta memuru olsam durup uyarımı çekeceğim. Medusa gibi bakıyorum, işlemiyor; ışın kılıcımı çekiyorum, dolmuyor. Ne etmeli! Gayri kabili rücu akreditif onlar, değişmiyorlar, yeniliyorum! Aşil tendonum tehlikede! Geçen yıl, pet şişesini denize atacakken “Aman çocuk, ayy annesi bak şu afacana!” gibi en şirin halimizle oğluşunu uyardığımız bir annecik bize ne kızmıştı!
Ne etmeli?!. Bu bizim alışkanlığımız değil ki aslında! Bu davranış İzmirli kültüründe yok ki! Ey kabuklu eğlencelik seven dostlar, lütfen doğaya karıştığını, geri dönüşümlü olduğunu düşünseniz de güzelim bulvarımıza, denizimize o kabukları atmayın! Haydi attınız, biriktirdiniz, biz görmedik; sonra toplayıp karşınızdaki çöp tenekesine atıverin. Çevrecilik bile değildir bu, insan olmanın gereğidir.
Dün gece yürüyüşten döndükten sonra, Milliyet Sanat’ın geçen ayki armağanı Tüm Küçük Hayvanlar (All the Little Animals) adlı filmi izledim. Ev hamam gibiydi; dizlerimin üzerinde, dizüstümden gözlerimi ayıramadım. Yönetmen Jeremy Thomas, 1998′de demiş ki “Tüm hayvanlar içinde en zalimi insandır!”.
Temmuz aylarında, bulutsuz İzmir’in en düşük sıcaklığı, tavada yumurta sarısı imgelerle gösterilen 35-40 derecelerdir. Ama öğrendim ki çiğdem süpüren yağmurlar geliyormuş; 26 dereceye düşecekmişiz. Eh azıcık sokaklar yıkansın, bulvarımız soluklansın!
Sevgimle…
Not: Yazı daha önce yazarın Milliyet’teki Blogunda yayınlanmıştır.
Bu yazı 724 kişi tarafından okundu.




Yorumlar
Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!