Kral Öldü – Hikmet Temel AKARSU
Yazan: Hikmet Temel AKARSU 22 Mayıs 2009
Kategori: EDEBİYAT, KÜLTÜR SANAT
Bir Kuşadası Öyküsü…
“Kral Öldü…”(*)
“The King Has Died…”
hikmet temel akarsu
İstanbul, 15 Kasım 2005
Yaşadığı sürece hiçbir iltifata layık görülmeyecek yitik kuşağın öncel temsilcileriyiz. Yıllardan 1977… Her şeyi hızla tamamlayıp çekip bu hayattan gitmek istercesine aceleciyiz. Adeta başımıza gelecekleri önceden hissetmiş gibiyiz… Tedirginlik ve huzursuzluk temel güdümüz. Ait olamamanın kuşağı… Aşağılanmanın ve yenilgilerden yenilgilere koşmanın kuşağı hayata başlıyor… Hayat yolları ağzı sulanarak bekliyor bu yeni kuzuları… Bir an evvel kuzu çevirme yapmaktan başka niyeti olmadığını ilerde anlayacağız. Mağlubiyetler almanağını hazırlarken…
Yaş 17 ve eve posta koyulmuş! Yollardayız. Bugün için herkese çok sıradan gelecek bu tür olaylar o günün Türkiyesi’nde oldukça sıradışı… İki genç erkek, sırt çantaları, uyku tulumları, çadır ve yollar… Eve posta koymanın bedeli; cepte para yok. Ölmeyecek kadar var daha doğrusu; kuru ekmek yiyebilecek kadar… Salak bir flüt sarkıyor Yıldırım’ın boynundan. Benim sırtlığımda bir tane Schaub-Lorenz kaset çalar var… Alay konusu edilmemiz için gerekli aksesuarlar da hazır yani. Ben uyanığım ya; animasyon nesnemi, yani mızıkamı bir taraflarıma sokuşturmuş durumdayım. Akıllı olalım, gerektiğinde gizlenebilecek bir aygıt alalım, köçek olmayalım olayı… Haysiyet toptan yitip gitmeden önce saklarım ne de olsa diye bu ufacık nesneyi almışım yanıma. Her an reddedilebilecek bir alternatiflik alameti olarak…

Otostopla gidilen yollar boyunca turist sanılmanın o aşağılık kıvancıyla güneye ilerliyoruz. Kimi üstümüze araba sürüyor, kimi inerken yiyecek veriyor. Bindiğimiz tankerlerin, kamyonların ücret istediği bile oluyor. Kavga dövüş ilerliyoruz. Düşe kalka… Acıyıp, gençlere birer çorba ısmarlayan şoför esnafı da olmasa geberip gideceğiz. Neyse ki ülkemiz insanına her türlü eleştiri getirilebilirse de; cömertlik ve yardımseverlik söz konusu oldu mu bir tek laf eden çarpılır… Türk insanı mazlumun yanındadır. Bunun rantını yiyoruz…
Yitik kuşak hayat yollarında… İlk durak Kuşadası Mocamp X… Geç dönem hippiler ortalığı kaplamış. Uzun saçlı, sarışın, sakallı “turist abi”lere gıpta ile bakıyoruz. Yanaşıp, yılışıyoruz. Gayet serin ve fakat iyi kalpliler. Bizi aralarına alıyorlar. Gece yarılarına kadar gitar çalıp, o vakitler tütün olduğunu sandığımız garip kokulu şeyler içiyorlar. Hep suskunlar. Derin derin bakıyorlar. Yitirilmiş masal ülkelerini anımsar gibi kederli halleri var. Bakışları mahzun, mahmur, hüzünlü ve anlam dolu. Katmandu yollarındalar. Kimi motorsikletli, kimi minibüslü, kimi ise düpedüz otobüslü… Hurdalığa atılmış eski tip otobüslerin toplanmasıyla elde edilmiş, garip, yataklı araçlar yapmışlar. İçlerinde şortlu, mini etekli, uzun bacaklı, şiir gibi İngiliz, Alman kızları… İçimiz gidiyor…
Biz onlar için neyiz ki; hiç! Ezik bir ülkenin, hiçbir bok olamayacak ezik veletleri. Zaten 68 fırtınası da geride kalmış. Biz, yenilginin bayrağını almış bir kuşağız. Açılış hamlesi mükemmel değil mi? Kapanış hamlesinin mükemmel olacağı gibi… Arkamızdan gelecek yuppi kuşağının, kapitalist soytarılıklarla ağzımıza s.çacağı gibi… Hayatı bize zindan edeceği; bir de orada durmayıp aşağılayacağı gibi… Doksanların grunge çocukları ve dijital devrim sonrası tikileri bile bizi aşağılamaktan sıkılıp bıkmayacaklar. Biz insanlığın kum torbası olan kuşak; önüne gelen bir yumruk, bir tekme, bir tokat çakar. Yeni kuşak, eski kuşak, toplum, aile, okul, devlet, millet, hatta yabancı bir ülkeye kaçmaya çabalasak, orada karşımıza çıkan herkes. Biçare, sokaklarda yatan kalkan kloşarlar bile…
Yine de ilk gençliğin verdiği coşku ruhumuzu sarmış. Mocamp X’te hippiler arasında deli gibi mutlu, kuşlar gibi özgürüz. Bel hizasını geçmeyen çadırımızın önünde mağrur ve özgüvenliyiz. Ama bu özgüven, otuz yıl sonra “rock’n coke” ya da ne bileyim işte “Kilyos-milyos rock” şenliklerinde çadır kurulması gibi ehlileştirilmiş bir başkaldırı değil. Başlıbaşına bir meydan okuma…
Gece yarısı kampa motorlarının üzerinde giriş yapan, sarışın, siyah giysili, sakalları göbeklerinde, arkalarında birer çıtır yavru taşıyan hippilere neredeyse koşup sarılacağız. “Cool” abiler, bizi şöyle bir bakışla ezip, “atletik” yapılarıyla bebeklerini bellerinden yakalayıp uzuyor, ilk yorgunluk sigaralarını yakıyorlar.
“Abi,” diyorum Yıldırıma, “Neden olmasın, zaten buraya kadar kaç parayla geldik ki; biz niye gitmiyoruz Katmandu’ya?”
“Kes ulan saçmalamayı,” diyor Yıldırım. “Biz Türküz oğlum! Bize hayat her yerde cehennem!”
Uzatmıyorum. Biliyorum. Haklı. Biz sadece Türk değil aynı zamanda yitik kuşaktanız. İkinci bölümü henüz bilmiyorum tabii ama seziyorum. Bizde eksik bir şeyler var. Bize bir şeyler yedirilmiyor bu dünyada, yedirilmeyecek de… Kazara yesek de kusturulacak… Burnumuzdan getirilecek!
Bugün yerinde devasa marinalar, görkemli apartmanlar, beş yıldızlı mağazalar, oteller olan Mocamp X’in, o yıllardaki masumiyet ve sadeliği görülmeye değerdi. Ortalık sarı sıcak, tek tük ağaçlar altında mütevazi çadırlar, önümüz sıra ıssız bir kumsal ve arada bir geçen eski model otomobiller… Yürüye yürüye kampinge gelen sırt çantalı, elele tutuşmuş turist çiftler, bikinilerle ortalıkta gezinen kızlar ve ağır abiler… Şimdinin kapitalist cangılı Kuşadası masum, munis bir masal kasabası görünümünde. İnsancıklar mutlu, ümitvar, iyi niyetli… Hayat güzele devşirilecekmiş gibi büyük bir yanılsama herkesin kalbinde, ruhunda. Sanırım bunu yemeyen bir tek benim. Ölüm öncesi son saadet olmalı bu diyorum kendi kendime. Ortalığın kötüye gideceği ve aşağılık bir hırsın tüm insanların ruhunu tutsak edip birbirlerini boğazlamaya sevkedeceğini o günkü çocuk aklımla hissedebiliyorum. Ama bunu kimseye anlatmam mümkün değil. Herkes mesut. Bunu, kendime dair bir bozukluk olarak görüp, kalabalığa uymayı ve günü yaşamayı tercih ediyorum. Ucu sızlayan bir kalple, yarım gönülle, yok edilemeyen bir kederle, ben de bu naif eğlenceye katılıyorum.
Hippilerin son nesli ile yüzyüzeyiz. “Ne olur bitmeyin be adamlar; yoksa bizi oyacaklar;” demek istiyorum, yalvarmak istiyorum.
Ama gık bile diyemiyorum…
Sarı sıcağın ortasında bir motor toparlanıyor. Hayran hayran onların kendinden emin, sert hareketlerine bakıyoruz. Orta yerde atların sulandığı yalakları hatıra getiren bir musluklar topluluğu var. Çardak gibi bir şeyin altında… Sarı, uzun sakallı, kovboy şapkalı bir dev adam elinde bir şişe bira, dudaklarında sigara, şıpır şıpır terliyor. Püsküllü paçalı blue-jean şort giymiş, taş bebekler kadar güzel sevgilisi motorun bagajını bağlıyor. Bir ikoniçenin hikmetli işlerini izler gibi hayran hayran ona bakıyoruz. Biz yaşlarda olduğunu düşünmek istemiyoruz. Seksapelini unutmaya, yok saymaya çalışıyoruz. Büstiyerinden fışkıran taze memelerini kalbimizde duyumsamamaya çalışıyoruz. Hayranlığımız buna elveriyor. Çünkü bu kadar güzel bir yaratık olsa olsa bir ikona olmalı. Yanlışlıkla biz ölümlüler arasına düşmüş bir ikona… Biz büyülenmişçesine, ölümsüzler katından indiğine emin olduğumuz o ikonaya bakarken öğlen ajansının sesi açılıyor bir yerlerden. Spikerin kuru sesi duyuluyor. Ardı sıra, bir başka kovboy şapkalı hippi ürpertiyle ayağa kalkıyor:
“The king has died!” diyor.
Karşımdaki sarışın dev, “Shiiiiit!” diye haykırıyor dişlerinin arasında. Elindeki bira şişesini öfkeyle yalağa fırlatıyor. Bira şişesi büyük bir gürültüyle parçalanıyor. Motoruna atlıyor. Ardı sıra sarışın bebek de biniyor terkisine. Gaza basıyorlar. Motor şahlanıyor. Bir toz bulutu kaplıyor ortalığı. Çadırlardan bezgin hippiler çıkmaya başlıyor.
“The king has died!” diye fısıltılar duyulmaya başlıyor her yandan.
Çekip giden motor kalbimi de götürmüş adeta. Öksüz hissediyorum kendimi. O efsane görünümlü hippilerin bizi bırakıp gitmiş olabileceklerine inanamıyorum. Komik, ama ağlamaklı oluyorum. “The king has died,”ın ne anlama geldiğini bilebilecek bir İngilizcem var. “Kral öldü,” dediklerini anlayabiliyorum. Ama kralın kim olduğuna uyanmış değilim. Benim kral ve kraliçem gitti; Katmandu’ya gitti, onu biliyorum sadece. Kalbim de elden gitti. Yeri bomboş. Az sonra, bir çadırdan bir kasetçaların sesi yükseliyor, bu şarkıyı tanıyorum. Bu bir Elvis şarkısı. “You are sleeping son I know,” diyor. Yutkunuyorum. “My Boy” çalmaya başlıyor.
Anlıyorum ki Elvis ölmüş. Yıllardan l977. Ağustos, sarı sıcak.
“Elvis has died.”
Ne demeli, ne yapmalı. Yaşımın da etkisi ile olmalı; gözlerim sulanıyor. Matem havası ruhumu tutsak alıyor. Elvis öldü, ikoniçe Katmandu’ya gitti, Mocamp X yasta, hippiler bitiyor, kapitalistler geliyor, güneş artık ısıtırken bile acıtıyor ve Elvis “My Boy” şarkısındaki en üzücü mısrayı söylüyor: “Life is no fairy tale, as one day you will know.” Yani; “Hayat bir peri masalı değil, bir gün senin de göreceğin gibi,” diyor.
Ağlamaklı halim tam bir gözyaşı sağanağına dönüşüyor. Herkes kederli. Herkes bitik. Herkes ağlamaklı. Tütünler çıkıyor, zuladaki içkiler, gitarlar, kampingin ortasında kederli Elvis şarkıları çalınmaya başlıyor. Biz de bir şeyler yapmalıyız. Ama ne? Elimi cebime atıyorum. Son paralarımız elime geliyor. Onları harcamamalıyız. Buralarda kalabiliriz yoksa. Yıldırım’ın yüzüne bakıyorum. Çekip paraları elimden alıyor. Sert adımlarla bakkala doğru yürüyor. Beş dakika sonra iki şişe köpeköldürenle çıkıp geliyor. Şarap şişelerini açıyoruz. Yalağın başında toplanmış tayfanın arasına karışıyoruz. Bir süre sonra şaraplarımız, viskiler, biralar ve tütün çubuklarıyla beraber elden ele gezmeye başlıyor. Birkaç yudum da biz alabilmeyi başarıyoruz.
Son yudumlar, son paralar, son kahramanlar…
Kral öldü, ikonla ikoniçe Katmandu’ya gitti, hippiler bitti, insanlık öldü, Mocamp X betonarme bir bina oldu, Kuşadası ise beton yığını bir turistik metropol…
O güzel insanlar çekildi… Zaten her şey başından belliydi… Hayat bir peri masalı değildi, bir gün bizim de öğreneceğimiz gibi…
İstanbul, 15 Kasım 2005
Hatırlar & hüzün… Kral bile öldü…
Neyin anlamı var?
*
Bir zamanlar güneş hala gökyüzünde parlarken…
Ve Rock’n Roll çocuklar kadar şenken;..
Ne anlamı var;
Bu da boş…
(*) “Kral Öldü”, Hikmet Temel Akarsu’nun Varlık Yayınları’ndan çıkan Dekadans Geceleri adlı öykü kitabından alınmıştır.
Bu yazı 147 defa okundu


















Yorumlar
Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!