İzmir’den Geçerken
Alphonse de Lamartin

İlk seyahatimde anlattım bunları. Bu tabloda değişik bir şey görmüyorum. Gene kat kat kayaları vahşi ve uçsuz bucaksız gökyüzünde beliren aynı dağlar, tepelerde alçalan ve yükselen aynı ormanlar, korularla çevrelenmiş aynı yeşil bayırlar, incir ağaçlarıyla ve bağlarla çevrili aynı ender rastlanan köyler, dalgaların yumuşak köpükleriyle yıkanmış aynı kayalıklar, iki ya da üç fersah genişliğinde, dolambaçlı, on iki ya da on beş fersah derinliğinde, kenti görmeden uzun süre önce, ucunda kara bir tepe üstünde kara bir servi lekesi görülen aynı deniz yolu. Çanakkale’den bin kez daha renkli, iki yanında vahşi, kurak, ağaçlarla kaplı, yeşil ya da çıplak dağların bulunduğu İzmir körfezi, Ionia gölü. Orada her şey büyüklüğü ama aynı zamanda da yalnızlığı, içe kapanmayı, dinginliği, bir Alp gölünün güzelliğini soluyor. Üç taraftan esen güçlü rüzgârlara karşı korunaklı olan dalgalar canlı ama büyük değil burada ve balıkçıların ve sahildeki oduncuların çok kırılgan tekneleri için bir tehlike oluşturmuyor. Çevredeki farklı yerleşim yerleri İsviçre manzaralarının pastoral ve melankolik karakterini taşıyor. Gözler ve düşünceler sırayla bu köylerden her birine, her burun dönüldüğünde koylarında ya da vadilerinde, her tepenin kıvrımında ortaya çıkan köy evlerinden birine takılıyor ve kalıyor büyük bir zevkle. Dalgalar sizi bu hoş görüntülerde düşten düşe ve boşluktan boşluğa götürüyor; dalgalar susuyor, deniz alçak sesle konuşuyor, bu körfezin sessizliği ne açık denizde ne de dalgalara açık karaların kıyılarında var; sanki karadaki bir vadi yerine sudaki bir vadinin sessizliği. Orada ruh kendine geliyor, kaygılar uykuya dalıyor. Napoli körfezi insanın duyularını daha fazla etkiliyor ve daha fazla sarhoş ediyor ama İzmir körfezi fizyonomisinin güzelliğindeki yalnızlık ve yoğunlaşmanın görünmeyen dehası’ndan eser yok onda. Buranın Homeros’un geniş, derin, yüksek, dingin ve melankolik dehasını doğurmuş olması şaşırtmıyor kesinlikle. İzmir körfezi bir Odysseia şarkısı. Tayfadan çobana, dalgaların inlemesinden güneş ışınlarının aydınlattığı sebze bahçesindeki armut ağaçlarının gölgesine kadar her şey var orada… Şair, doğarken, beşiğinin çevresinde imgelemini etkileyen tüm imajları tüm yaşamı boyunca yanında taşıyor.

Doğunun Napoli’si…

 

Sabah saat ondan önce güzel körfezinin dibine oturmuş, dağları ve deniz arasında kendisini ancak taşıyabilen alçak bir toprak parçasında İzmir’i gördük. Kıyısında büyük bir servi ormanı var ve kent bu ormanı kucaklamak için sağdan ve soldan kalesinin ve evlerinin pırıltısında bir hilal gölgesi gibi aşağı doğru iniyor. Rıhtımlarda her zaman görülen çok sayıda demir atmış geminin ve teknenin direkleri uzaklarda servilere karışıyor ve böylelikle kent adeta iki ormanla kaplanmış oluyor; hiç liman yok ya da daha doğrusu her yer liman, etrafında güzel evlerin bulunduğu rıhtımlar körfezin bittiği yeri oluşturuyorlar sadece. İsteyen, geminin omurgasının sudaki durumuna göre orada burada istediği yere demir atıyor. İzmir’in en büyük bankacısı ve Ortadoğu yolcu gemileri yöneticisi Mösyö Couturier’nin evinin önünde dalgalanan Fransız bayrağı önünde henüz demir atmıştık ki rıhtımlardan kopan ve geminin yan taraflarına sokulan bir yığın kayıktan üç ya dört dilde bizi karaya çıkarma önerisi geldi. Kozmopolit bir kent bu dil, kıyafet çeşitliliğinden tanınıyordu… Türkler, Rumlar, İzmirliler, İtalyanlar, Fransızlar, Ermeniler, İngilizler; bu gemilerin tayfaları bütün yolculara vatanın görüntülerini ve şivelerini sunuyorlardı. Gerçekten de İzmir’de 140.000 Doğuludan oluşan bir nüfus içinde Doğunun bu Napoli’sinin yurttaşlığını benimsemiş yirmi bin Avrupalının oluşturduğu bir koloni bulunuyor!

Türk Kenti…

Bir süre dağların, müstahkem mevkilerin, servi ormanlarının, minarelerin, yukarı kentin ve aşağı kentin, rıhtımların, limanların, gemilerin, kayıkların, koyların, körfezlerin, körfezden daha içeri sokulan körfezlerin, yüksek vadilerin ve düşüncenin bakışını Manisa’nın iç ovalarına ya da Torosların dar boğazlarına doğru götüren karanlık geçitlerin oluşturduğu bir amfiteatrı seyrediyoruz. İzmir’de, Doğunun hemen her yerinde olduğu gibi aynı adı taşıyan iki kent var: Türklerin kenti ve Hıristiyan ve Avrupalı nüfusun kenti. Tepenin en yüksek yamacında yer alan ve yanı başında kalenin bulunduğu, bölgenin simgesi, Türklerin kenti bir tepenin hafif eğimli yerlerinde bir çoban kabilesi tarafından yayılmış ve kat kat serilmiş arı kovanlarını andırıyor. Arıları toplamaya yarayan yağmurun kararttığı bir kütük gibi ağaçtan inşa edilmiş bu evlerin üstü bahçelerimizdeki arı kovanları gibi yaz güneşinde parlayan kırmızı kiremitlerle kaplı; evler, kıskanç çokeşliliğin, ailedeki köleliğin ve kadınların içe kapanmasının ocağın yalnızlık ve gizemini yönettiği bir halkın gizemli konutları gibi birbirlerinden ayrı. Pencereler Avrupa’daki manastırlar ya da hapishaneler gibi parmaklıklı. Her ev tek katlı ve her evin küçük bir bahçesi var; bu bahçelerdeki incir ya da portakal ağaçlarının dalları çit duvarlarından taşıyor. Her şeyde derin düşünce, gizem, bu evlerin çevresindeki gizli yaşam teneffüs ediliyor. Hiçbir bacadan sanayiyi hatırlatacak bir duman çıkmıyor, bir evden ötekine düzensiz biçimde çizilmiş, dolaşan dar sokaklardan hiç gürültü gelmiyor; sanki bir gölgeler kenti burası ya da kaderin sonucu bir boyun eğmeyle dünyadan kopmuş bir halkın servilerle çevrili mezarlığa önceden yerleştiği bir yer. Sadece evler o şekilde düzenlenmiş ki bütün pencerelerden körfez ve dağlar görülüyor, denizden gelen esinti, dağların kokusu hissediliyor, bu pencerelerden doğa ve gökyüzü seyrediliyor, tembel içe kapanma yaşanıyor.

Türk kentinin üstünde güzel bir servi ormanı yayılıyor. Aşağıda Paşanın sarayı, muazzam kışlaları ve talim yerleriyle deniz kıyısına kadar ulaşıyor ve kente doğru açılıyor. Türkler hâlâ her yerde kıtalarına sığınmış yabancı ırklara karşı egemenliklerinin iki işaretini koruyorlar: dağlar ve limanlar, kaleler ve bataryalar.

Avrupa Kenti…

Daha aşağılarda ve denize daha yakın yerlerde taştan inşa edilmiş ve taraçalarını dalgalara kadar uzatan muazzam Avrupa kenti sola doğru yayılıyor ve tüm körfezin zengin semtlerini kuşatıyor. Yakın-doğu’nun bu büyük pazarında konsoloslukları bulunan bütün ulusların bayrakları rıhtımdaki belli başlı konakların çatılarında dalgalanıyor. Kalabalık, aktif, neşeli, kıyafetleri ve dilleri farklı bir nüfus her an bu rıhtımlara akın ediyor ve sürekli dolaşıyor… Gemilerden rıhtımlara, rıhtımlardan gemilere… Venedik’teki gondollar ya da İstanbul’daki kayıklar kadar çok sandal var burada.
İzmir’e ilk seyahatimizden beri belleğimize kazınmış olan bu bu yerleri gözlerimizle yeniden bulurken ve Yakın-doğu’nun bu ticaret merkezinin birkaç yıllık bir huzur ve özgürlük döneminde, buharlı gemilerin sağladıkları yararlarla ama özellikle de yabancıların çıkarlarını gözeten hoş ve saygılı bir saltanatın yararlarıyla bu kadar büyümesi, güzelleşmesi ve canlanması bizi hayranlık içinde bırakırken İzmirli dostlarımız kendi hallerine bırakmadıkları konuklarını sahiplenmek istedikleri ince konukseverlikleriyle limana koşmuşlardı ve bize evlerine götürmek için baskı yapıyorlardı. İzmir’de sadece birkaç saat kalacağımızdan ve böylesine konuksever insanları bir gece için rahatsız etmek istemediğimizden limanda bir Fransız’ın işlettiği bir hana indik. Develerin seslerini duymasa, camilerin görünümleri ve gökyüzünün ve denizin ihtişamı Doğu’da olduğumuzu hatırlatmasa insan kendini Fransa’da sanabilirdi.

Seyahat alışkanlıklarım doğrultusunda bir kervan örgütlemek, kendime tercümanlar, rehberler, atlar, develer, çadırlar, yiyecek ve muhafız bulmak ve ertesi gece bir an önce görmek ve incelemek istediğim mülküme gitmek için bir dakika bile kaybetmedim. Fransız konsolosu Mösyö Pichon yoktu; ama Mösyö Ledoux, Mösyö Guillois ve konsolosluğun belli başlı görevlileri kıymetini daha sonra anlayacağım sürekli hizmetleriyle konsolosu aratmadılar. Mösyö Couturier, Mösyö Salzani, Mösyö Guys ve İzmir’in büyük ticaret merkezlerinin belli başlı temsilcileri, birkaç saat içinde, yolculuk için ihtiyacım olan her şeyi sağladılar. İşlerin askıya alındığı ve Türklerle Avrupalılar arasında alışverişin kesildiği Ramazan ayı gençliğimde tanımış olduğum İzmir valisi paşayı o gün görmemi engelledi; ama paşa bana hemen kendi muhafız birliğinden on ya da on iki atlıyla birlikte bir mihmandar göndererdi; bunlar onun bölgesinin iç kesimlerinde bana refakat edecekler ve mülkümde kaldığım süre içinde benim emrimde olacaklardı. Bu güvenlik değil onur birliğini minnet ve şükran duygularıyla kabul ettim. Doğuda insanı görünüşünden ayırmak mümkün değildir. İlişki kıyafetin parçasıdır, tören de saygının muhafızıdır. Daha sonra içlerinde yaşamak üzere yerleştiğim ve sultanın kendi topraklarında benden konukseverliğini esirgemeyeceği bir yerde insanlara kendimi ilk kez tanıttığımda orada hükümetin koruma işaretleriyle bulunmak ve bana daha sonra ülkede saygınlık kazandıracak onurlu bir karşılama önemliydi. Paşa bunu hissetmişti ve bana tahsis ettiği silahlı birlik Osmanlı cömertliğine uygun düşen bir davranıştı. İstanbul’dan gelirken yanıma Türkiye’de yetişmiş Avrupalı genç bir mütercim almıştım; bu genç son derece akıcı bir biçimde Türkçe, Rumca, Fransızca konuşuyor ve yazıyordu, gelenek göreneklerden, adetlerden haberliydi, çalışkan, namuslu, güvenilir, her işe koşan biriydi, adı Fornetti’ydi ve ben onu gelecek yıl da kesinlikle yanımdan ayırmak istemiyordum ama İstanbul’dan İzmir’e çağıracağım sırada ölümü, ondan mahrum etmişti beni. Yeri hiçbir zaman dolmayacaktır!

Torbalı Yolu…

Yaz başından beri İzmir’de ve bütün kıyıda hava o kadar sıcaktı ki gündüzleri seyahat etmek mümkün değildi. Gece yarısı atlara bindik, önümüzde Avrupa’dan getirdiğim eşyalarımı, çadırlarımı, halılarımı, kütüphanemi, yiyeceklerimi, silahlarımı, her türlü araç gerecimi taşıyan develer vardı; mihmandar ve atlıları onların arkasındaydılar; ben, karım ve dostlarım at üstünde onları izliyorduk; kadınlarımız ve Avrupalı hizmetçilerimiz de atlıydılar ve arkamızdaydılar; nihayet benim mülkümden birkaç atlı daha vardı ve bunların altlarındaki atlar yarı çıplaktılar; ellerinde tüfekleri, kemerlerinde yatağanlar ve sedef kakmalı, gümüş kabzalı birkaç tabanca vardı. Bir gün önceden haber vermiştik onlara ve beni karşılamaya gelmişlerdi, köylerine kadar rehberlik edecekler ve koruyacaklardı beni. Yarı Avrupalı yarı köylü kervanın durumu buydu… Uygarlıktan ve gürültüden yorgun düşmüş benim gibi bir Avrupalıyı Torosların arkasında, Asya’nın meçhul bir vadisinde neredeyse göçebe bir halkın içinden geçiriyorlardı… Ev yerine geçen çadırımı yanımda taşıyordum, akşamları yeni diller ve yeni adetler öğrenmeye razı olmuştum… Bütün uygar dünyayı dolaşmış biri olan ben seyahatin sonunda sanki hareket noktasındayım ve Avrupa başkentlerinin ince yaşamından bir Doğu çobanının ilkel sadeliğine ve çadırına geri dönüyorum! Sic voluere fata! ya da daha doğrusu bir düşünce böyle istiyor… İnsanın izlediği ve onu bilmediği bir yere doğru götüren ruhun bir yıldızı.

Avrupalıların yaşadığı uzun sokağın, atlarımızın nalları altında çınlayan kaygan kaldırımları küçük evlerden gelen zayıf ışıklarla aydınlatılmış uzaktan uzağa… Gecenin karanlığını daha da koyulaştıran çatıların ve Pazar çadırlarının altına gömülmüştük ve bir mağarada ilerliyorduk sanki. Bu mağaradan, dar ve dolambaçlı, dar sokaklardan, Türk kentinin yokuşlarını ve Bozdağ’ın katlarını tırmanmak üzere çıktık; Haçlılar kalesi yıkıntılarını solumuzda bıraktık ve surlardan çıktıktan sonra, şafağın ilk ışıklarının bize körfezi, denizi, kayıklarda zıplayan ışıkları, kenti, gemileri, denizin koylarını çevreleyen dağların kocaman gölgelerini gösterdiği şahane servilerle çevrili bir şeritte sürdük atlarımızı. Kayalıklardan denize doğru alçalan kayalıkların tepesine doğru yavaş yavaş düşen alacakaranlık bu sirkin basamaklarını aydınlattıkça güzelleşen bu şahane ufku bakışlarımızla daha iyi kucaklayabilmek için durduk. Sorrente güneş doğarken daha güzel değil buradan.

Sonra geniş ve hafif meyilli bir yoldan sola döndük; daha yeni yolların yapılmasıyla ihmal edilen Roma yollarına benziyordu bu yol ve incir ağaçları, keçiboynuzu ağaçları, tırmanan bağ kütükleri arasından Bozdağ’ın öteki yamacını indikten sonra bize Tire yolunu gösteren yarısı ekilmiş yarısı boş bir vadide bulduk kendimizi. Yaklaşık iki saat boyunca, çok karakteristik bir görünümü olmayan, Velletri ve Albano su kemerleri arasında çıplak Roma köylerine benzeyen bir bölgede yol aldık, kervanlara rastladık bu yol üzerinde. Hafif engebelerin bulunduğu bir yoldu burası ve arabaların geçebilmesi için biraz düzenlenmesi gerekiyordu. Her an İzmir’den ipek, kömür, şarap, Aydın vadisi, Bayındır ve Tire meyveleri getiren küçük deve kervanlarına rastlıyorduk. Bu mevsimde yavru develer annelerini izlerler hep. İçgüdüleriyle annelerinin böğürlerine yapışırlar ve adım adım izlerler onları, ürkekçe çevrelerine, kendileri için yepyeni olan eşyalara bakarlar ve en küçük bir şaşkınlıkta dişi develerin uzun boyunlarının altına sığınırlar. Bu hayvanların tüyleri çiy renkli ve pamuksudur, tuhaf hatları birbirlerini keser ve sırtlarında, ayaklarında ve boyunlarda balta darbeleri vardır sanki… Ama bu küçük yavruların başlarının zeki, saf ve şefkatli ifadesinden büyülenmemek ve duygulanmamak mümkün değildir. Kestane kabuğu gibi siyah, çevreleri mermer sarısı, göz yuvarları damarlı gözbebekleri göz çukurlarından fırlıyorlar sanki… Bakışlarında anlatılması zor, şaşkın, çocuksu, yalvaran ve şefkatli bir hava var, insandan merhamet, gölgelerinde yürüdükleri ırklarının büyük hayvanlarından merhamet bekliyorlar adeta; adımlarını ve hareketlerini annelerine göre ayarlıyorlar; onları uyumlu adımlarla izlerlerken bakışlarını da ayırmıyorlar üstlerinden; ağır yükleri yüzünden zaman zaman inleyen dişi develere acırmış gibi bir halleri var ve yüklerini hafifletmeleri için kervancılara yalvarıyorlar adeta. Geyikler gibi gerçekten gözyaşı döküyorlar; bu develerin küçük başlarının profilleri kervanların çok renkli görünümlerine bir aile, şefkat ve melankoli havası ekliyor ve bu özellikler çöldeki buluşmalarını daha bir ilginç hale getiriyor. İnsanların çadırlarını taşımak için doğan ve insanla birlikte bu yolsuz yalnızlıklarda ebediyen dolaşmak için doğan kölelerin çocukları köleler. Bu kervanlar çoğu zaman Etiyopyalı ya da Habeşistanlı zenci köleler tarafından güdülüyor; kervanın başında gidiyorlar ve altlarında küçük bir eşek var, çıplak ayaklarını sarkıtıyorlar, ayaklarında sadece dizlerine kadar gelen beyaz bir don var… Bellerinde gösterişli bir kemer, kafalarında kocaman bir sarık; bu vadilerin köylü ailelerinin hizmetçileri olan bu çocuklar bu ailelerin içinde doğuyorlar, gene bu aileler tarafından çadır ya da ev çocuğu gibi büyütülüyorlar, sadece adlarıyla köle bunlar ve özgürlüklerini kazanıncaya kadar ailenin hizmetinde kalıyorlar.

Develeri biraz dinlendirmek için bir pınarın yanında, birkaç çınarın gölgesinde, eski, rüstik bir hanın kapısının önünde durduk; burada biraz para karşılığında kervanlara su, kahve veriliyor, çubuklar için ateş veriliyor. Doğuda bu molalar ressamlar için hazır tablolar oluşturuyor. Saman yataklarla ya da mersin çalılarıyla dolu sefil bir han… İçinde gelip geçenlerin çubuklarına ya da nargilelere kömür sağlamak amacıyla küçük bir ocağın da bulunduğu ve sürekli yandığı dumanlı bir salon; bir pınarı ya da bir derenin kumlu yatağını gölgelendiren bir ya da iki muazzam çınar; ağacın dibinde Türkler, Araplar, Ermeniler, Arnavutlar gölgede çömelmişler, her biri, Tanrının kendilerine bahşettiği ağacın yaprakları altında kendi dillerinde dua ediyorlar ona ve çubuklarından yükselen dumanlara ya da tozlu ayaklarını yıkayan akarsuya bakıyorlar; daha kenarda bir yerde develerinden inmiş, beyaz kefenlerini gözlerine kadar çekmiş ve kumda çocuklarıyla oynayan gizemli kadın toplulukları; başka bir tarafta atlarını sulayan, güzel Türkmen savaş atlarının kolanlarını gevşeten ya da sıkan süvariler; sonra yüklenen ve yükleri indirilen, efendilerine hüzünle bakan ve dualarla ve eleştirilerle dolu son derece insani iniltilerle güneşten ve yükten yakınan çökmüş develer; bir çatıdan ya da bir ağacın kuru dalında, hiç hareket etmeden, geçmekte olan kervanı seyreden ve yuvalarının altından, çeşitli kıyafetlerdeki ve dillerdeki bu insanların göçlerini düşünür gibi gözüken ama hiçbir şey anlamayan birkaç tane beyaz ve siyah leylek, yas kuşları, mezarların kuğuları; Anadolu’nun içlerinde, İzmir yolundaki bütün kervansarayların görünümü buydu işte. Sabah saat sekizde, İzmir Burgazova yolunun yarısı biraz geçildiğinde varılan Triyanda (Torbalı)’daydık.

Dr. Erkan Serçe – Çev. Nedim Demirtaş

 Alphonse de Lamartin (1790-1869): Fransız yazar ve siyasetçi. Romantiklerin piri olarak kabul edilen Lamartin 1831’de Fransa milletvekili seçimini kaybedince uzun Doğu seyahatine çıkar. Bu ilk seyahatinin izlenimlerini Voyages en Orient adıyla 4 cilt olarak yayınlar. 1848 Devrimi sonrasında il Fransız hükümetini kuran Lamartin, liberal düşünceleri nedeniyle siyasetten dışlanır. Lamartin yaşadığı mali sıkıntıyı İzmir yakınlarında bir çiftlik işleterek aşmayı düşünür. 1850’de yeniden Doğu’nun yollarına düşer. İstanbul’da padişah Abdülmecit’le görüştükten sonra Temmuz ayında İzmir yakınlarındaki çiftliğine gitmek için harekete geçer. Bu girişimi başarısız olan Lamartin Fransa’ya döndükten sonra izlenimlerini Nouveaux Voyages en Orient adıyla kitaplaştırır. Yukarıdaki metin, bu kitaptan çevrilmiştir.

Herman Melville’in Günlüğünde İzmir

No Comments