Veronika Ölmek İstiyor
Yazan: Cemal VARHAN 13 Aralık 2009
Kategori: SİNEMA
Veronikanın yaşam-ölüm gezintisine bir bilet ister misiniz?
Paulo Coelho’nun aynı adlı romanı baz alınarak sinemaya aktarılan “Veronica Decides to Die” (Veronika Ölmek İstiyor) filminin kitabını da okumuş olmanın verdiği heyecanla filmi izlemeye karar verdim. Tabii başroldeki Sarah Michelle Gellar’ı da bu rolde nasıl olmuştur diye düşünerek iyice merak ediyordum.
Filmin konusunu aldığı kitap özellikle sözlerin gücü açısından etkileyici bir anlatıma sahipti. Pek çok uyarlamanın kitabın gölgesini dahi yakalayamadığı tabu’su bu filmde de güçlü bir destek buluyor.
Kitaptan alıntı; Veronika, bir manastırda kiraladığı odasında kendini öldürmeden evvel, sanki ölüme değil de uykuya yatarmışçasına her gün yaptığı hazırlıklarını yapıyor; dişlerini fırçalıyor, kaloriferi kapatıyor, Homme dergisinin son sayısını okumak için başucuna koyuyor. Aynı soğukkanlılıkla sehpanın üzerindeki dört kutu hapı içiyor ve ölümü beklemek için yatağa uzanıyor. Veronika bu hapları almak için arkadaşlarına uyuyamadığını söyleyerek onları kandırmış ve güçlü bir uyuşturucu olan bu hapları ona getirmelerini sağlamış. Bu hapları elde ettikten sonra ise intihar etmek için bir hafta beklemiş, yani ölümle flört etmiş. Bunların hepsi onun bu ölüm kararını anlık bir ruhsal dalgalanma sonucu değil de düşünerek, eksileri ve artıları ile tartarak, aklı başında bir şekilde aldığını gösteriyor. Peki, 24 yaşında, güzel, başarılı, sağlıklı, arkadaşları ve ailesi tarafından sevilen bir kadın neden ölümü tercih eder?
Filmden aynı sahne; Veronika evine giderken yolda geleceği hakkında klişeler eşliğinde geleceğe uzanan bir yol haritasını dile getirir zihninde… Evine girdiğinde günlük rutinine devam eder ve işlerini tamamladıktan sonra ecza dolabındaki tüm ilaçları alkol ile birlikte aldıktan sonra öncelikle anne ve babasına onların suçu olmadığını anlatan bir not bırakmak için oturduğu bilgisayarında yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra şu dizeler dökülür ilaç ve alkolün etkisiyle….
Yeşil artık yeni siyah.
Kimse herkesin delirdiğini göremiyor mu?
Neden her şeyi olduğu gibi görmekten bu kadar çok korkuyoruz?
Buna benzer sloganlar asıl önemli olan şeylere verdiğimiz dikkati üzerine çekebilir.
Başka çıkış yolu yok.
İnsanların, kendimi öldürmemin sebebinin yaşadığımız dünyanın toptan delirmesi olduğunu bilmesini istiyorum.
Bu gerçek dünya değil.
Elveda.
Filmin bundan sonraki bölümü (kitabın da elbette) asıl can alıcı noktaya geliyor. Veronika, ölüme yatışının ardından her şeyin son bulacağını beklerken, gözlerini akıl hastanesinin yoğun bakımında tekrar hayata açar. Bir müddet bağlı olarak yaşadıktan sonra, diğer akıl hastalarının tedavi edildiği koğuşa alınır. Bu sırada, ölmeyi başaramadığını düşünerek üzüldüğünü düşünürken çok önemli bir şey öğrenir; doktoru aldığı ilaçlardan dolayı kalbinin zayıfladığını, kalbinin bir hafta içinde duracağını söyler.
Herkesten farklı oldukları için deli damgası yiyen insanların arasındadır ve doktorların bir haftası kalmış dediği ömrünü burada geçirecektir.
Tekrar ölmeyi denemesi ve yine kurtarılması ile hayata bağlanmaya karar verme süreci ne yazık ki filmde çok oldubittiye getirilmiş. Tekrar hayata bağlanmak istediğinde yine kitabın güçlü sözleri devreye girerek sizi filme bağlıyor.
Veronika, o andan itibaren ölmeyi beklemenin ölmekten çok daha kötü olduğunu düşünür, daha önce hep dizginlediği duygularını ve isteklerini serbest bırakmaya karar verir. Korku, aşk, cinsellik gibi duyguları yaşarken hayatı da yeniden keşfeder. Veronikanın ölüme yaklaştıkça yaşama isteği artar;
“Bana öyle bir ilaç verin ki uykum gelmesin ve yaşamımın geri kalanının her anını yaşayabileyim. Çok yorgunum ama uyumak istemiyorum. Yapacağım çok şey var, hayatın sonsuza dek süreceğini sandığım günlerde hep ertelediğim şeyler bunlar, sonra, hayatın yaşanmaya değmeyeceğine başlayınca da unuttuğum.” Oysa ki zayıf kalbini korumak için kullandığı ilaçlar onda sürekli uyku halini güçlü kılmaktadır. Yaşamdan tad almaya karar vermesindeki en önemli nedenlerden biri de kız arkadaşı ile yaptığı kazada onun ölümüne sebep olduğunu düşünerek hayata küsen ve konuşmayı red eden Edward ile kader paylaşımı yaptığını düşünmesi ile başlar. Edward ise onu ilk gördüğü andan beri içinde bir kıpırtı hissetmektedir.
Filmin tamamını anlatmaya gerek yok sanırım izleyecek olanlara da biraz sürpriz kalsın…
Filmin görsel eleştirisine gelirsek film tamamen bir görsel işkence olarak çekilmiş. Sürekli gereksiz yakın planlar, bu yakın planlarda yakın ya da uzak noktaya yapılan odaklamalar ile ekranın pek çok yerinin bulanık kalması defalarca tekrarlanınca esprisini kaybediyor. Sizi filmin içine sokma niyeti bile olsa bu kadar sık kullanımı özellikle geniş planların bile dar açılar ile sunulması insanda klostrofobik kaygıları tetiklemekten başka neye hizmet eder bu film diye düşündürüyor.
Pek çok sahnede gereksiz kamera hareketi de seyir zevkini olumsuz etkiliyor. Kısacası kitabı alıp okumak çok daha güzel…
Filmde anlatılan hikayenin kitaptan alıntısı…
‘Çok güçlü bir büyücü, bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar. Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir. Ertesi sabah, herkes kuyudan su çekip içer, hepsi de delirir. Yalnızca kraliyet ailesi, kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden delirmezler. Tabii kral çok kaygılanır, halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içmiş olduğu suyu içmiş olduklarından kralın emirlerini saçma bulurlar, uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar, hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken kraliçe ona engel olarak der ki; gel biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz. Ve öyle yaparlar: Kral ve kraliçe cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin anlamı yoktur. Ülkede barış ve huzur tekrar hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölüme dek ülkesini yönetebilmiştir.’ Aynı kuyunun suyunu içmiş olan herkes kendini normal sanar, kendileri gibi olmayanı ise deli ilan ederler.
Bu yazı 237 defa okundu



















Yorumlar
Yorumunuzun yanında istediğiniz resmin görünmesini istiyorsanız gravatar edinin!